13 Ocak 2014 Pazartesi

Kendilerinin Hidayette Olduklarını Zannedenler:

Kendilerinin Hidayette Olduklarını Zannedenler:

Hâlik-ı kerim’in zikrinden mahrum kalanlar, Kur’an-ı hakim’de; gördüğü halde görmemezlikten gelmiş, şeytana arkadaş olmuş kimseler olarak teşhir edilmekte, bu gibi kimselerin aldanarak kendilerinin hidayete ermiş olduklarını sandıkları bildirilmektedir:

“Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz.” (Zuhruf: 36)

Bu şeytan ona devamlı vesvese vererek, çirkin ve haram şeyleri ona güzel ve câiz göstermeye çalışır. Onu, kabuğun yumurtayı kuşattığı gibi kuşatıp sarar.

Nitekim Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde kâfirlerin üzerine şeytanların musallat olduklarını beyan buyurmaktadır:

“Görmedin mi? Biz şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da, onları kışkırttıkça kışkırtırlar.” (Meryem: 83)

Onları küfür ve şirke alabildiğine teşvik ve tahrik etmekten geri durmazlar. Üzerlerine musallat olurlar ve galeyana getirirler.

“Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır.” (Zuhruf: 36)

Dünyada da ahirette de onunla birlikte olur. Dünyada onu sürekli olarak mâsiyete iter, sapıklıklara çağırır, kötülüklere sevk eder durur, kıyamet gününde de onunla birlikte cehenneme girer.

“Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar.” (Zuhruf: 37)

Onları Allah yolundan mahrum bırakırlar.

Şüphesiz ki bir arkadaşın bir arkadaşa yapacağı en büyük kötülük, onu Allah’ın dosdoğru nurlu yolundan alıkoymasıdır.

Allah-u Teâlâ’nın hidayeti erişmezse, bu körlük içinde kişinin şeytan ile arkadaşlığı kabre kadar sürüp gider. Arkada sadece vebal ve nedâmet kalır.

“Onlar da kendilerinin doğru yolda bulunduklarını, hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.” (Zuhruf: 37)

Nitekim insanların pek çoğunun durumu böyledir. Şeytânî vesveselerin tesiri altında kalarak ne kadar sapıklıkta bulunmuş olduklarını anlayamazlar.

Ahiret gününde huzur-u ilâhî’ye çıkarıldıklarında ise, pek âlâ anlayacaklar ve şöyle diyecekler:

“Ey şeytan! Keşke benimle senin aranda gün doğusu ile gün batısı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen!” (Zuhruf: 38)

Şu kadar var ki, böyle bir temenninin ve o anda gerçeği görmenin o gün artık hiçbir faydası ve müsbet bir neticesi olmayacaktır.

Bu gibi kimseler kabirlerinden çıkarıldığında şeytanlardan olan arkadaşlarıyla eşleştirilir. Cehenneme götürülünceye kadar birbirinden ayrılmazlar.

Dünyada iken küfür ve isyanı beraberce irtikap etmiş oldukları için, cehennemde beraberce azap göreceklerdir.

Kıyamet gününde onlara taraf-ı ilâhî’den şöyle buyurulur:

“İkiniz de zâlim olduğunuz için, bugün (nedamet) size bir fayda sağlamaz. Şüphesiz ki azapta da ortaksınız.” (Zuhruf: 39)

Sizi yoldan çıkaranları azaba uğratmamızın sizlere bir faydası olmaz. Çünkü sizler de aynı azaba çarptırılacaksınız. Her biriniz azaptan nasibinizi bol bol alacaksınız.

“O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları sen mi hidayete erdireceksin?” (Zuhruf: 40)

Apaçık sapıklıkta olduğu herkese âşikâr olan kimseyi sen mi doğru yola getireceksin?

Görmek istemeyen körlere, işitmek istemeyen sağırlara üzülme! Çünkü onlar Allah’ın yolundan sapmak ve azabına uğramak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar.



Hidayeti de dalâleti de ancak Allah-u Teâlâ yaratır. Kullarından dilediğine hidayet, dilediğine dalâlet verir. O’nun hidayete eriştirdiğini kimse saptıramaz, dalâlete düşürdüğünü kimse doğru yola iletemez.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır:

“O, bir topluluğu hidayete erdirdi, bir topluluğa da sapıklık hak oldu.” (A’râf: 30)

O dilediğini yapar, yaptığından sorumlu tutulmaz.

Allah-u Teâlâ’nın bir insanda dalâlet yaratması, o insanın kendi arzusu ile sapıklık yolunu seçmiş olmasındandır. Yoksa kul iradesini dalâlete yöneltmedikçe, onu zorla sapıklığa düşürmez.

“Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindiler.” (A’râf: 30)

Şeytanlar da onları aldattılar, dalâlet yollarını onlara süslü göstererek bu hususta onlara yardım ettiler, teşvikte bulundular, destek verdiler. Böylece şeytanlara kapıldıkça kapıldılar, aldandıkça aldandılar, saptıkça saptılar.

“Böyle iken onlar kendilerinin doğru yolda bulunduklarını, hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.” (A’râf: 30)

En büyük felâkete düşmüş oldukları halde, dünyada iken bu dalâletin farkına varmazlar. Alabildiğine sapıklık içinde olmalarına rağmen, doğru ve aydınlık bir yol üzerinde bulunduklarını, üstünlük itibariyle akıllarının zirvede bulunduğunu, her ne yaparlarsa yerli yerinde yaptıklarını sanırlar.

Üzerlerine sapıklığın hak olmasında ve ebedî dalâlette bırakılmalarında bu zannın büyük önemi vardır. Bu zanlar olmasaydı sapıklık üzerlerine hak olmaz, hidayete gelmeleri mümkün olurdu.

Bunun içindir ki insanoğlu bulunduğu yolun “Hidayet yolu” olup olmadığını enine boyuna tahkik etmelidir. Gittiği yolun “Allah yolu” olduğunu gösterecek sağlam delilleri olmalıdır. Kendisinden önce, bulunduğu yola koyulmuş insanların hedeflerine emniyet içinde varabildiklerini müşahede etmiş olmalıdır.



İnsan akl-ı selim sayesinde her ne kadar iyiliklerin faydalarını, kötülüklerin zararlarını idrak edebiliyorsa da, çoğunlukla insanlar onlardan gaflette bulunmaktadırlar. Dolayısıyla insanlar hak yolunu bilen, kendilerine o yola girmelerini emreden ve bu hususta teşvikte bulunan, muhalefet halinde uyaran bir öndere muhtaçtırlar. Çünkü insanlar kendi leh ve aleyhlerinde olan şeylerin bilgisini ancak aracı yoluyla alacak kabiliyette yaratılmışlardır.

İnsanlardan bir kısmı hem sapar hem de saptırırlar. Toplumun düzeni, ancak bunlara dur denilmesi ve hizaya getirilmeleri yoluyla mümkün olabilir.

Bir kısmı ise kısmen isabetli görüşlere sahiptirler. Bunlar doğru yola tam mânâsıyla ulaşamazlar. Bir şeyi elde ederlerse, pek çok şeyi kaçırırlar. Bunlar kendilerini kemâl mertebesine ulaşmış, rehbere ihtiyacı olmayan mükemmel insanlar şeklinde görürler. Dolayısıyla onlara içerisinde bulundukları cehâleti hatırlatmak ve onları uyarmak gerekir.
islam akidesini iyi idrak etmesi lazım ki engelleri aşabilesin.
İSLÂM AKİDESİ
Akideler ancak, kesinlik ifade eden delilden alınır. Akidenin delilinin kesin olması lazımdır. Çünkü Allahu Teâla zannî olana itikat edenleri zemmederek şöyle buyurmuştur : "Onlar zandan başkasına tabi olmazlar. Halbuki, zan haktan bir şey ifade etmez." [5] Bu hitapla akide hakkında konuşurken zanna tabî olanları teşhir edip azarlamıştır.
Allahu Teâlâ zanna bir delalet (sapıklık) olarak itibar etmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ; "Eğer sen yeryüzündekilerin çoğunluğu
na itaat edersen seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başkasına uymazlar." [6] buyurmuştur. Allah zanna hiç bir zaman ilim (kesin delil) olarak itibar etmemiştir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurdu : "Onunla (inandıklarıyla) ilgili kendilerinde ilim (kesin delil) yoktur. Ancak, zanna uyarlar. Halbuki zan, haktan bir şeyi ifade etmez." [7]
[5] Necm : 28 
[6] En'am : 117 
[7] Nisa : 157
http://www.rasidihilafet.org/kitaplar/Ummetin_Misaki/index.htm
İSLÂM AKİDESİNİN ÖZELLİĞİ
http://www.rasidihilafet.org/inceleme/sohbet/03.htm

1 yorum:

  1. Onun için de çağımız insanın dimağına hitap etmek gerçekten zor. Yanlış din algısı, pozitivist zihinsel inşa, enformatik bilgi sağanağının çöplüğe dönüştürdüğü zihin dünyası işimizi çok zorlaştırmaktadır. Zaman zaman umutsuzluğa teslim olma derekesine düşürüyor insanı. Allah’ın mutlak yardımına olan imanımız bizleri ayakta tutuyor.
    https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=754972761620794&id=100013242319421

    YanıtlaSil